counter free
İKİNCİ SAYI ANASAYFASINA DÖN                      anasayfa

EŞEĞİN (H)ASI
İlyas Danyeli

Sığınacak yer kalmadı/ Chagall’daki eşeğin gözünden başka.” (Cemal Süreya)

Ben çocukken, köyümüz Kuluncak’ta Beko Dayı isimli birisi yaşardı. Yaşlı ve sessizdi… Kendi halinde, hepimiz gibi ve hepimiz kadar aç ve yoksuldu. Onu her sabah bahçesine giderken görürdük. Herkes gibi (h)atasözü olarak yürürlükte olan kutsal cümlenin gereğini yerine getirirdi: “Türk, öğün, çalış…” Gerçekten de dur-durak bilmeden çalışırdı. Muhaliflerin “tembellik hakkı” kavramı onun kapsam alanında değildi.

Onu unutulmaz kılan ne kendi halindeliği, ne durmaksızın çalışması ne de çektiği açlık, yaşadığı yoksulluktu. Zaten açlık da, yoksulluk da, çalışmak da köylüleri eşit örten bir yorgandı. Olağandı… Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan yaşamın bir parçasıydı. Beko Dayı’yı unutulmaz kılan, alamet-i farikası olan eşeğiydi. O biricik eşeği ile bütünleşmişti. Ruh ikizi değilseler de birbirlerine kayıtlıydılar sanki. Eşeği olmadan şurdan şuraya adım atmazdı. Öyle sıradan eşek değildi; o kara yoksulluğun, kavruk insanların arasında “müesses nizamın” timsali gibiydi. Sahibinin “geri kalmışlığının” tersine “muasır medeniyet” seviyesini çoktan yakalamış, iri yarı, güçlü kuvvetli, hali vakti yerinde bir eşekti. Yürürken kulaklarını “yakın koruma” titizliği ile kullanır, çevreyi radar gibi tarardı. Kuyruğu, üşüşen sineklere karşı öyle bir havalanırdı ki efendimiz Hz. Ali’nin Zülfikâr’ı cümle kâfirin başına iniyor duygusuna kapılırdık…

Bu nev-i şahsına münhasır eşeğin evlerimizin önünden kuyruğunu sinek işgal etmiş halde yolu tozutarak ihtişamla geçişini izlemek biz çocuklar için şenlikti. Bu törensel geçişin ihtişamı, cesametinin yanı sıra gök gürültüsünü andıran anırmasıydı. Hiçbir eşeğe nasip olmayan bu özgün anırma, bulutsuz gökyüzünde aniden çakan şimşek gibi herkesi şaşırtır, ezberlerini bozardı. Köylüler için eşekten daha önemli olan eşeğin tarihsel olmasa da güncel anırmasıydı. Propaganda ve ajitasyondan çok, ”kendini hatırlatma” makamında hatırı sayılır bir sesti bu. Anırmaya başladığında sese dönüşürdü, bedeni unutulurdu. Yine de onu tek sesten ibaret saymak haksızlık olur. Bunun yanı sıra her anırmada, kokusu çevreye yayılan yellenmesi de bir başka ihtişamlı özelliğiydi. İki muhteşem özelliği, iki ayrı sesi bir araya getiren kaç eşek vardı ki dünyada? Öyle ki Çavuş Dayı’nın devetuz (Detuz)) traktörünün kesik kesik çıkardığı patpat sesinden çok daha baskın ve gürültülü bir sesti bu. Köylüler anırmasının hatırına yellenmesinden şikâyet etmezlerdi. Belli ki bir bildiği vardı; nedense köye girerken anırmaya başlar, ahırında istirahata çekilinceye kadar da hiç susmazdı. Anırarak, köylüleri mi selamlamak isterdi yoksa başka bir şeyler mi anlatmak isterdi anlamazdık. Belki de bilmediğimiz bir derdi vardı. Köylülerin toptan ve perakende yoksulluğunun tersine eşek bayağı semizdi. Yoksul köylü evlerinde lokmaların sayıyla çiğnendiği yıllarda, onun karnını nasıl doyurduğu hayret ve merak konusuydu. Yerli ırktan eşekler küçücük bedenlerini bile doyuramazken, Beko’nun eşeği, tıka basa kendini doyururdu. Onun farkını davul gibi şişmiş karnından anlar, bunu onun bedensel büyüklüğüne ve diğerlerinden farklılığına yorardık. Çocuk milleti olarak kendi aramızda eşek üzerine yorumlar yaparken, yaşlıların “büyük adam olun” öğüdünden esinlenerek “Eşek olacaksan da büyük eşek olacaksın!” derdik.

Yorumlarımız bu kadarla da kalmazdı… Bu “seçilmiş” ve köyümüze gönderilmiş eşeğin tarihsel kökenleri üzerine yaptığımız konuşmalar “uzuneşek” oyunu gibi uzar, dahası bazen kavgaya bile dönüşürdü. Eşek yüzünden


ikiye bölünmüştük. Bir kısmımız onun, dünyanın en güzel gözlü eşeği olduğu ileri sürse de Rauf Denktaş’ın, “Kıbrıslılık da neymiş? Kıbrıs’ta bir tek Kıbrıslı vardır, o da Kıbrıs eşeğidir” diye aşağıladığı Kıbrıs Eşeği olduğunu iddia ederdik. Bazılarımız ise Merzifon Eşeği olduğunda ısrar ve inatla diretirdi. “Kıbrıs Eşeği” olduğunu iddia eden çocukların ana tezi, eşeğin anavatanının Kıbrıs olduğu, oradan zorunlu göç ederek tüm dünyaya yayıldığıydı. Merzifon Eşeği olduğunu söyleyenlerin başlıca itiraz sorusu ise, eşeğin “Yeşil ada” denilen Kıbrıs’ı neden terk edip dünyaya yayıldığıydı. Bir diğer tartışma eşeğin sosyal statüsü üzerineydi. Kimine göre o güçlü ve muktedir olduğundan eşek burjuvazisinin Tek temsilcisiydi. Anırarak diğer eşekleri tir tir titretir, yellenmesiyle havayı değiştirirdi. Anırmasını, Tek anırma dili olarak resmen kabul ettirmişti. Onun anırması resmi anırmaydı, diğer anırmalar anırmadan sayılmazdı! Kimimiz de eşekten burjuva olamayacağı, bunun eşyanın -eşeğin- tabiatına aykırı olduğunu söyler, “eşek muhabbeti” eşek halkının ilk olmasa da son tahlilde proleter olduğu, Beko’nun Eşeği’nin ise baş proleter olduğu yönünde uzayıp giderdi…

Şimdi televizyon izlerken, ne zaman köyden şehre taşınan ama eşeklerini yanlarında getirmeyen “şehir” ahalisinin, “Türkiye seninle gurur duyuyor!” tezahüratını duysam, aklıma Beko Dayı ile tarihi eşeği gelir, üzülürüm… Köyümüzün ve çocukluğumuzun “iftihar kaynağı” olan bu eşeğe gereken değeri vermeyişimiz, gerekli hassasiyeti göstermeyişimiz hâlâ içimde ukdedir. Tersini düşünen var mı bilmem ama hatırladığım eşi benzeri olmamasına rağmen bizim onunla hiç gurur duymadığımızdır. Gerçi o zamanlar, milliyetçiliğin-ırkçılığın amentüsü haline gelen “Türkiye seninle gurur duyuyor!” sloganı henüz icat edilmemiş, hayatta ve dilde mertlik bozulmamıştı? Belki de “devrimciliğimizden” kaynaklanan bir tavır söz konusuydu… Ne de olsa çocuklar, deliler ve devrimciler güncel gerçeğe farklı tavır alırlardı. Biz de Allaha şükür “deli” değildik ama çocuktuk ve daha diyalektiğin birinci ilkesini öğrenmesek de yerden bitme kulaktan dolma devrimciydik.

Şimdi 50 yaşımda geriye bakıp düşünüyorum… Biraz geç oldu, güç oldu ama olsun… Hayalin neresinden dönersek hayat, yanlışın neresinden dönersek doğru… Şimdilerde aklıma çengel atan soru şu; Beko’nun eşeğinin, gururlu “şehir/şehit ahalisinin” karadüzen tezahüratlarına mazhar olanlar kadar kıymeti harbiyesi yok mudur? El cevap; elbette vardır. Ol sebepten ben, tarihin ve dünyanın tüm eşekleri önünde kalbini kırdığımız bu eşeğe, kalben ve lisanen özeleştiri yapıyor, gecikmiş hakkını teslim ediyorum… Dahası buradan hüsnü kalp ile avazım çıktığı kadar bağırarak şu ünlü tezahüratı ona gönderiyorum: “Türkiye seninle gurur duyuyor…”


4

            YORUMLARINIZI -FACEBOOK ÜYESİ İSENİZ- AŞAĞIYA YAZABİLİRSİNİZ: