Facebookta paylas Web Hits
YEDİNCİ SAYI ANASAYFASINA DÖN                      anasayfa

         

ATATÜRK BENİ NASIL KURTARDI

12 Eylül faşizmi sonrası, İzmir- Torbalı’dan, Bergama - Paşaköy ilkokuluna sürüldüm. İki dershaneli, toplam, 19 öğrencisi olan bir okul. Tek olduğum için aynı zamanda müdür yetkiliyim. İki dershane arasında, kapısında ‘MÜDÜR’ yazan ufacık bir oda var. Bir masa, bir koltuk, desimal dosya sisteminin olduğu bir dolap var. Üç gün nasıl olduysa; hiç dikkatimi çekmemiş. Dördüncü gün ayrımına vardım. Odanın bir köşesinde, benim boyumda bir ATATÜRK heykeli var. O kadar şaşırdım ki; inanamadım. “Benim bildiğim, Atatürk heykeli, okulun bahçesinde olur, hangi üstün zekalı buraya koymuş” diye söylendim. Üstelik toz içinde. Islak bir bez aldım, Şunun bir tozunu alayım dedim. Dokunur dokunmaz heykel sallandı. Meğer, heykel plastikten yapılmış, içi de boş. İyice tozunu aldım, heykel yerinde kaldı.
Üç gün sonra iki öğretmen daha atandı okula, iki gün sonra, üç öğretmen daha. Olduk mu altı öğretmen.  (Bergama TÖB-DER yöneticileri.)  İki dershane, 19 öğrenci, 6 öğretmen. Bir de üç yaşındaki oğlum lojmandan firar edip, düşe kalka sınıfa geliyor, oldu yirmi öğrenci. Bergama’dan gelen arkadaşlar, sabah gelip, akşam dönüyorlar. Ben köyde kalıcıyım.  Arkadaşlarla görev bölümü yaptık. Ben zaten yöneticiyim. Haftada iki öğretmen gelecek. Herhangi bir denetimde, tarafımdan bir günlük izinli sayılacaklar. Tümünün tarihsiz izin dilekçeleri çekmecede.

Her gün köyler basılıyor. Özellikle öğretmenler üzerinde büyük baskı var. Okullar, lojmanlar basılıyor, Yastık, yorgan, lojmanın ve okulun çatıları bile didik didik aranıyor. Bende iki bin civarında kitap var. O dönem, kitap çok tehlikeli madde sayılıyor. Bu kadar kitap (tümü sol içerikli) bende yakalanırsa, çıramın sönmesi demektir. Herkes korkudan cayır cayır elindeki kitapları yakıyor.” Ben nasıl kitap yakarım” diyorum.   Sonunda çözümü buldum. Lojmanın bahçesine bir kuyu kazdık. Kuyunun kenarlarına ve altına kerestelerle besleyerek, duvarla kereste arasına saman doldurduk.  Kitaplardan iki yüz kadarını ayırdım. Bu kitaplara kesinlikle kıyamazdım. Toprak altında çürüme tehlikesi vardı. Hiç olmazsa bunlar hayatta kalmalıydı. Kitapları bavullara ve gübre naylonlarına doldurarak kuyuya gömdük. Üstüne de soğan diktim. Arkadaşlar merak ediyorlar.” Yahu; kitapları gömdük ama, en tehlikeli olanlar kaldı. Bunların biri dahi yakalanırsa, kesin Filistin askısındasın” diyorlar.
İş bitti.  Geriye kalan iki yüz kadar kitabı alarak müdür odasına yöneldik. Arkadaşlar şaşkın. “Bu kitaplar, hem de okulun müdür odası” Diye isyan ediyorlar. Atatürk’ün plastikten büstünü kucağıma aldığımda, tümünde şafak söktü. Kahkaha atmaya başladılar. Kitapları üst üste koyup, plastik heykeli yerine oturttuk. Arkadaşın birinin suratı sapsarı. “Cengiz, ne oldu sana böyle, Suratın sapsarı” diye soruyorum. “Bunlar burada yakalanırsa, bizim de çıramız yanar müdür bey, gel bunları da gömelim” diyor. Ben başlıyorum nutuk çekmeye: “Oğlum, Atatürk dağ gibidir. Dağlar kimseyi ele vermez. Artı; Atatürk, kitapseverdir, yazardır. Keno paşa ile kıyaslanmaz. Kötü bir iş yapsaydık, gözleri çakmaklanırdı.  Ele verirdi. Ben onu kitapla buluşturdum. Ele vermesi mümkün değil. Sonra, aramaya geleceklerin içinde, heykelin içinin boş olduğunu, içine kitap doldurulduğunu anlayacak insan bulunmaz. Sonra bunlar, “Atatürk’ten korkar, yaklaşamazlar” diyerek, eylemi sonlandırıyorum.
Aradan bir ay kadar zaman geçti. Bütün köy okulları basıldı. Çok arkadaşımız iki kitap yüzünden Filistin askısında kasap çengelinden geçirildi. Bana uğrayan yok.
Nedenini biliyorum. Tüm köy muhtarları her hafta Jandarma komutanına rapor veriyor. Hangi öğretmen nereye gidiyor? Hangi öğretmenin evine kimler geliyor. Vs Vs soruların yanıtları.  Bizim muhtarın haftalık raporunu ben dolduruyorum. Bir gün muhtar bana geldi. “Hocam, dikkatli ol. Yüzbaşı beni çok sıkıştırdı. Senin için; Nasıl böyle rapor yazarsın? O teröristin teki. Torbalı- TÖB-DER şube başkalığı yapmış. Buraya sürgün gelmiş dedi, Ayağını denk al hocam”.

Aradan yirmi gün geçti. Bir cumartesi günü lojmanın kapısı çalındı. Kapıyı açtığımda, okulun bahçesinde üç askeri cemse, otuz kadar jandarma. Köy muhtarı ve azalar.  Omuzunda çok yıldız olan birisi askerlere döndü. “Okulu sarın, beş kişi lojmana.” Komutana; “eşimi ve çocuğumu dışarı alayım” dedim. Kabul etti. Eşimi, oğlumu komşuya gönderdim. Beş jandarma lojmanda arama yapıyor. Okulu açtırdılar. Kupkuru iki dershane, Yirmi kadar jandarma. On kadar jandarma okulun çatısına çıktı. İndiler, “Bir şey komutanım.” Dolaptaki desimal dosyalara sayfa sayfa bakıyorlar.  Yok bir şey. Aramalar bittikten sonra, Komutan; “bir daha geleceğim” diyerek okulu terk etti.  Müdür odasına girdiğimde; Atatürk gülümsedi.  Ona teşekkür ettim.   

YORUMLARINIZI -FACEBOOK ÜYESİ İSENİZ- AŞAĞIYA YAZABİLİRSİNİZ: