Facebookta paylas Web Hits
YEDİNCİ SAYI ANASAYFASINA DÖN                      anasayfa

         

KIRTASİYECİLİĞİ ÖNLEME KURULU

Özelleştirilen kurumlarda ihtiyaç dışı kalarak bizim daireye tayin edilen müdürlerden biri de Keramettin Bey’di. Keramettin Bey altmış yaşındaydı ama kırışıksız yüzü, tek tük ak düşmüş saçları ve tombul yanaklarıyla hiç de yaşını göstermiyordu.

Ben, bizim dairenin ödemeler servisinde çalıştığım için onun aylık bordrosunu gördüm; o, geldiği dairede beş bin lira alıyordu. Yasa gereği bizim dairede aynı unvana sahip bir memurun aylığı ile eşitleninceye kadar – ki bir insan bir ömür boyu bu eşitliği göremezdi, çünkü bizim dairede bir şube müdürünün aylığı bin yedi yüz liraydı – geldiği dairedeki aylığını almaya devam edecekti.

Yıllar yılı bizim memurluk diye bildiğimiz alışkanlıklarımız Keramettin Bey’e yabancıydı. Ona göre bir Allah’ın kulu bir devlet dairesine kapağı attı mı her bir şeyi hak ederdi. Memurlara yaptıkları iş sorulmamalıydı, zaten devlet onların varlığı sayesinde ayakta dururdu. Hele hele müdürler, daire başkanları, genel müdürler, müsteşarlar hepten dokunulmaz olmalıydılar. Memurlar bu makamlara rahat ettirilmek, ödüllendirilmek için getirilirlerdi. Bir memur, dolgun maaşlı kurumlara kapağı atmak için politikacılarla, onların yakınlarıyla içli dışlı olmanın yollarını aramalıydı. Keramettin Bey için devlet, etrafına para saçan mirasyedi bir hovardadan başka bir şey değildi.

Otuz beş yıllık memurluk yaşamı lojmanlar, lokaller, eğitim (?) tesisleri ve tatil köyleri arasında geçmiş olan Keramettin Bey, bizim kupkuru, izbe dairemize gelince sudan çıkmış balığa döndü. Günlerce daireye uğramadı. Zaten kimse onun ayakaltında dolaşmasını istemediğinden ona karışan ne zaman gidip ne zaman geldiğini soran da olmazdı. Necatibey Caddesi’ndeki binada bir oda verdiler ona. Arada bir odasına geldiği günlerde gazete okur, konuklarıyla sohbet edip çay, kahve içer; öğle namazını kılar kılmaz da evine ya da politikacı tanıdıklarıyla buluşmak üzere Meclis’e giderdi.
Keramettin Bey’in geldiği dairenin adı “Kırtasiyeciliği Önleme Kurulu” idi. Yani kısa adıyla KÖK… Benim bildiklerime, Keramettin Bey’in bana anlattıklarına göre işte KÖK’ün hikayesi:

Balgat Kavşağı’ndan Konya yönüne dönerseniz, üç yüz metre ileride, solda üç devasa bina görürsünüz. Yan yana, bulutlara kadar uzanan bu üç bina eskiden KÖK’e aitti.

KÖK kurulmadan önce Keramettin Bey Şap Enstitüsünde memurdu. Enstitü’nün Harun Bey adında (soyadı Çökelek miydi, Çöker miydi, öyle bir şey) gayet iş bilir, uyanık bir müdürü vardı. Kendisi veteriner olup aynı zamanda Bakanın yeğeniydi.

Müdür, Keramettin Bey’i çok sever, çalışmalarını takdir ederdi. Yedikleri, içtikleri ayrı gitmezdi. İkisi birlikte, özellikle çift tırnaklı hayvanların nesillerinin devamı için faydalı çalışmalarda bulunmuşlardı.

Bir gün Harun Bey Keramettin Bey’i makamına çağırdı. İçi içine sığmıyordu Enstitü Müdürünün. Dediğine göre KÖK, yani Kırtasiyeciliği Önleme Kurulu nihayet kurulmuştu. İktidara gelen parti en büyük vaadini gerçekleştirmek üzereydi. Böylece vatandaş, kendisini canından bezdiren kırtasiyecilikten, tomar tomar kâğıt taşımaktan, bıkkınlık verici gidip gelmelerden kurtulacaktı. Harun Bey’in mutluluğu bundan kaynaklanmıyordu elbet. Onu sevindiren, hükümetin halka verdiği sözü değil, ona verdiği sözü yerine getirmesiydi. Harun Bey’i KÖK’ün başına getirerek ona verdikleri sözü tutmuşlardı. Harun Bey Keramettin Bey’i de yanında KÖK’e götürmek istiyordu. Daire başkanı olarak onunla birlikte çalışmasını önerdi. Kabul etti Keramettin Bey.

O, üç hafta sonra KÖK’te Lüzumsuz Kağıtlar Daire Başkanıydı. Kurul da kanunu da güzeldi. KÖK’ün görevleri kuruluş kanununda şöyle yazıyordu: “KÖK, devlet dairelerinde vatandaştan istenen belgeleri gözden geçirmek, vatandaşın beyanına itibar edilerek ondan en az belgenin istenmesi konusunda araştırmalar yapmak ve her yılın sonunda, kırtasiyeciliğin azaltılması için izlenecek yol ve yöntemler konusunda Bakanlığa önerilerde bulunmakla ödevlidir.”
KÖK’te İnsan Kaynakları, Destek Hizmetleri, Hukuk, Teftiş gibi başka daireler de vardı. Ama Lüzumsuz Kağıtlar Dairesi, Kurul’un ana hizmet birimi ve can damarıydı. Bu dairenin görevi, ülkenin bütün dairelerinde vatandaşlardan istenen kağıtları tespit etmek ve bunların içinden gereksiz olanları ayıklamaktı. Zaten KÖK’ün kuruluş amacı da bu olduğundan bütün iş bu dairedeydi.

KÖK geniş yetkilerle donatılmıştı. Devletin her resmi kurumu, KÖK’ün istediği her türlü bilgi ve belgeyi Kurul’a vermekle yükümlüydü. Yukarıda da söylediğimiz gibi, Harun Bey uyanık, işini bilen bir yöneticiydi. Kendisine bir zarar gelmeden bir kurumun nasıl yönetileceğini çok iyi bilirdi. Onun emriyle hemen bir “Kâğıt Ayıklama Komisyonu” oluşturuldu. Komisyonda başkan olarak Keramettin Bey, Keramettin Bey’den başka bir müfettiş ve bir de avukat vardı. Kâğıt Ayıklama Komisyonu olarak onlar, kanunlarından aldıkları yetkiye dayanarak, ülkede ne kadar devlet dairesi varsa onlara yazılar yazıyor; onlardan, çeşitli iş ve işlemler için vatandaşlardan istedikleri tüm belgelerin birer kopyasını KÖK’e göndermelerini istiyorlardı. Bu ülkede ne çok daire ve vatandaştan istenen ne de çok kâğıt vardı? Bir vatandaşın doğumundan ölümüne dek devletin ondan istediği kağıtları üst üste koysalar, ciltler dolusu ansiklopedi olurdu.

Onlar kağıtları topluyor ve uzman arkadaşlarla bir araya gelerek bunların hangisinden vazgeçilebileceğini belirlemeye çalışıyorlardı. Zor bir işti, her bir kâğıdın bir anlamı, bir gerekçesi vardı. İşi yapıyorlardı ama her memur gibi onlar da iş yaparken sorumlu olmak istemiyorlardı. O nedenle çok dikkatli davranıyor, komisyon üyesi avukattan ve müfettişten görüşler alıyorlardı. Müfettiş ve avukat, hangi kâğıdın hangi memuru sorumluluktan kurtardığını, o kâğıt vatandaştan istenmediği takdirde ne gibi sakıncalar doğacağını, kanun maddelerini bir bir sayarak öyle güzel, öyle etkili anlatıyorlardı ki, hiçbir kâğıdı yok sayamıyorlardı.

Gece demeden, gündüz demeden çalıştılar. Beş yılın sonunda çalışmalar ilk semerelerini vermeye başlamış ve KÖK, tarımsal kredi kullanmak isteyen çiftçilerden, arazilerindeki ağaçlara konan kuşların sayısının Bankaca istenmesine gerek olmadığına karar vermişti. Sadece bu kadar mı? Değil elbet… Şehir mezarlığına gömülecek vatandaşlar için Mezarlık Müdürlüklerince istenen “iyi hal kâğıdı” uygulamasını bile kaldırmışlardı. Azmin elinden ne kurtulur?

Ama yıllar geçtikçe daire kâğıttan geçilmez olmuş, merdiven başları, koridorlar, tavan araları diğer kurumlardan gelen kağıtlarla dolmuştu. Artık binalara sığmaz olmuşlardı. KÖK gittikçe şişiyordu. Allah’tan başlarında Harun Bey gibi iş bilir, iş bitirici bir Başkan vardı. Bakan, Harun Bey’in bir dediğini iki etmiyordu. Çok geçmeden, az önce sözünü ettiğim o üç bina satın alındı. Tonlarca kâğıdın incelenmesi KÖK’ün iş yükünü de oldum olası artırmıştı. Yaptıkları işin ve ürettikleri kâğıdın artmasına koşut olarak memur sayıları da artmıştı. Doksanlı yılların sonlarına doğru artık KÖK, altmış bin çalışanı, ülkenin her tarafını sarmaşık gibi sarmış seksen hizmet binası; yüz kırk ek binası, beş deposu; iki hangarı, yedi oteli; Antalya, Gönen ve Didim’de dinlenme ve eğitim tesisleriyle ülkenin en kalabalık üç kurumundan biri olmuştu.

Artan, büyüyen ve şişen sadece binalar, tesisler değildi elbette. Kırtasiyeciliği azaltmak gibi yüce bir amaç uğruna hizmet edileceği için, KÖK çalışanlarına ödenecek aylıklar, daha başlangıçta yüksek tutulmuştu. Buna bir de Harun Bey’in uyanıklığı ve ikna yeteneği sayesinde Meclis’te görüşülen kanunlara ikide bir gizlice sokuşturulan maddelerle, KÖK çalışanlarının aylıklarına yan ödemeler, ek ödemeler, ikramiyeler, fazla mesailer, tazminatlar, zamlar, döner sermaye payları eklenmişti. Aylık bordoları padişah fermanı gibi uzadıkça uzamıştı.

Döner sermaye şöyle dönüyordu: KÖK’te incelenmesi bitip de depolarda biriktirilen tonlarca kâğıt, kâğıt fabrikalarına satılarak hatırı sayılır gelirler elde ediliyordu. KÖK çalışanlarının el emeği, göz nuru olmasa bu kadar kâğıdı kim üretir, kim satardı? Bu paralarda onların da hakkı vardı. Bütün bunların farkında olan Harun Bey, Meclis’te görüşülmekte olan “Dere Yataklarının Islahı Hakkındaki Kanun”a gece yarısı bir madde eklettirerek, KÖK çalışanlarına kâğıt satış gelirlerinden pay verilmesini sağlamıştı. Nur içinde yatsındı Harun Bey!
Keramettin Bey takma dişlerini şakırdatarak sık sık şöyle derdi:
“Azizim, nerde eski memurlar! Ben KÖK’teyken elimden bir günde üç çuval dolusu kâğıt geçerdi. Şimdikiler memur değil, e-memur. Her işlem bilgisayarla yapılıyor. Üç beş tuşa basıyorsun, işlem tamam. Veriyorsun kimlik numaranı, istediğin hastanede muayene oluyorsun. Vergilerini, primlerini internet üzerinden ödüyorsun. Memura, daireye ne gerek var? Ne memurluğun ne de müdürlüğün tadı kaldı. Eski kurumlar da bir bir tarihe karışıyor. Mesela KÖK’ü ele alalım. Bu Kurulun kime zararı vardı? Kendi yağıyla kavrulan, yağlı ballı, üstüne üstlük altın yumurtlayan bir tavuk gibiydi KÖK.
Biz KÖK’ün ürettiği kâğıtları satıyorduk. Ama bugünküler ne yaptılar? KÖK’ü tümden kâğıt fabrikalarına sattılar. Ülkenin her bir yanında kök salmış güzelim KÖK’ü kuruttular.

Onlardan bu dünyada da öbür dünyada da davacıyım!
İki elim yakalarındadır!”

YORUMLARINIZI -FACEBOOK ÜYESİ İSENİZ- AŞAĞIYA YAZABİLİRSİNİZ: